İnsan, canlılar dünyası içerisinde özgür irade ve seçebilme şansı olan tek canlıdır. Bir örümcek doğduğu andan itibaren örümcek olmak için bir çaba sarf etmez. Ne yapması gerektiğini biliyordur. Ağ örmek için dokumacılık kursuna gitmesine gerek yoktur. Bir işçi arıya ne yapması gerektiği öğretilmez. O zaten doğduğu andan itibaren ne yapması gerektiği konusunda programlanmıştır. Ancak insan doğduğu anda mühendis, avukat, zanaatkar ya da maneviyatı oluşmuş olarak programlanmış bir şekilde doğmaz. Bunlar için önce seçimler yapar, sonra da seçimleri doğrultusunda kendini geliştirerek var eder. Bu aşamada ise doğuştan getirdiği tek şey sadece bazı konulara karşı eğitimle gelişebilecek ham yeteneklerdir.
Bu, paradoksal bir şekilde insana verilmiş hem en büyük ödül, hem de en büyük cezadır. En büyük ödüldür, çünkü yapabilecekleri sadece fizik yasaları ve hayal gücü ile sınırlı bir canlıdır insan. En büyük cezadır, çünkü yaşam ve ölüm arasındaki bu kısa çizgide, sonsuz seçenekler ve ihtimaller arasında kendini var etmek zorunda olan tek canlıdır. Bu insanın sırtına yüklenmiş çok ağır bir yük, yaşamdaki sorunların en büyük kaynağıdır. Çünkü sonsuz seçimlerin, inançların, yaşam biçimlerinin olduğu bu dünyada, ‘’Ben kimim? Neyim? Yaşamın bir anlamı var mı? Ölüm tek gerçek mi? Ne için yaşıyorum?’’ sorularını sormak ve kendine göre cevaplarını bularak yine kendini var etmek çok zor bir süreçtir.
Aslen psikoterapi süreci içerisinde, tüm ruhsal sorunların temelinde bu cevaplanmamış soruları görebiliriz. Bu cevaplanmamış sorular, bireyi yaşadığı dünya içerisinde bir kaybolmuşluğa ve anlamsızlığa sürükler. Kaybolmuşluk ve anlamsızlık ruhsal yapıda korkuların atası olan bilinçdışı ölüm korkusunu harekete geçirir. Yaşama dair tüm korkularımızın altında bu farkında olmadığımız ölüm korkusu vardır. Yaşadığımız hayat içerisinde bu korkuyu hissedebilmek, bireyin yaşamının anlamını ve değerini kavramasında çok önemlidir. Yapılan bazı araştırmalar sonucunda ruhsal sorunları olan bireylerin ölümcül bir hastalığa yakalandıktan (kanser) sonra, ilginç bir şekilde tüm ruhsal sorunlarının ortadan kalktığı gözlemlenmiştir. Korkuların kaynağı olan ölüm korkusunu hisseden bireylerdeki bu iyileşmenin sebebi, yaşama dair duygu ve düşüncelerindeki kalıcı köklü değişikliktir.
Kültürümüz içerisinde de bu konuya dair benzer yaklaşımlar görebiliriz. Örneğin tasavvufta kendini bilmek, tanrıyı bilmek anlamına gelir. Bu yüzden de ölümü bilmek yaşamı hissetmenin ilk adımıdır. Yunus Emre birçok şiirinde ölümü işler. Ve hemen hemen tüm şiirlerinde, içindeki bene ulaşarak tanrıya ulaşacağını düşünür. Çok bilinen bir söz vardır tasavvufta ki anlattığımız konuya tam denk düşecek ''Ölmeden önce ölünüz’’.
Bize başvuran danışanlarımızla uyguladığımız psikoterapi süreci içerisinde onların bu temel sorularına özgür iradeleri ile cevap bulmalarını sağlayarak, kendi varoluşlarını tamamlamalarına yardımcı oluruz. Ölümcül bir hastalığa yakalanmadan, onların bilinçdışı ölüm korkuları ile yüzleşmelerini sağlarız. Bu danışanlarımızın duygu ve düşüncelerinde köklü ve kalıcı bir değişime sebep olur ki, ruhsal sorun diye önümüze gelen belirtilerin tamamı bu sürecin sonunda kendiliğinden ortadan kalkar.